17 Mart 2015 Salı

AH DİYANET VAH DİYANET.!!

Sultan sofrasına oturan âlimlerin fetvası caiz değildir.” (Anonim söz)

 03 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı yasa ile kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacı, yasanın 1. maddesinde şöyle açıklanmıştır: “Türkiye Cumhuriyeti dahilinde muamelat-ı nas’a ait ahkâmın teşri (yasama) ve infazı (yürütme) Büyük Millet Meclisi ile hükümete ait olup; din-i mübin-i İslâm’ın itikat ve ibadete dair bütün ahkâm (inanç, ibadet işleri) ve mesalihinin tedviri (yürütülmesi) ile müessesat-ı diniyenin idaresi için bir Diyanet İşleri Reisliği makamı tesis edilmiştir.”

Bu yasada yetki ayrımı vurgulanmıştır: Toplumsal hayatı düzenleyen muamelat (sosyal, ekonomik, hukuk) alanında kanun yapma ve uygulama yetkisi Büyük Millet Meclisi ve hükümete aittir. Din işlerinde ise idari bir kurum olarak İslam’ın itikat ve ibadet konularıyla ilgilenmesi ve cami, mescit gibi dini kurumları yönetmesi için Diyanet İşleri Reisliği (bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı) tesis edilmiştir. Bu düzenleme ile laiklik ilkesine uygun olarak devlet işleri ile din işleri ayrılmıştır. Amacı, dinin istismarını önlemek ve siyasetin aracı hâline gelmesini engellemektir.

1965 yılında çıkarılan 633 sayılı yasa ile DİB’nin görevleri ve idari yapısı yeniden belirlenmiş, “Din İşleri Yüksek Kurulu” oluşturulmuş ve fetva vermekle görevlendirilmiştir. 

2010 yılında yürürlüğe giren 6002 sayılı yasa ile DİB, sadece din hizmetleri alanında değil; eğitim, yayın, medya, uluslararası ilişkiler gibi birçok alanda aktif rol alan, devasa bütçeli ve geniş kadrolu bir yapıya dönüştürülmüştür. Bu dönüşümle birlikte DİB siyasetin yörüngesine girmiş, iktidarın hizmetine bağlanmıştır. İlk kuruluş yasasında vurgulanan devlet işleri ile din işlerinin ayrılması ilkesi büyük ölçüde erozyona uğramıştır.

 Diyanet İşleri Başkanlığı, ilgili bakanlıklarla protokoller yaparak okullarda, hastanelerde, cezaevlerinde, KYK yurtlarında ve birçok kurumda “Manevi Danışmanlık ve Rehberlik” adı altında hizmet sunmaktadır. Oysa bu hizmetlerin, ilgili konularda eğitim almış psikologlar, PDR mezunları ve sosyologlar tarafından verilmesi daha uygun değil midir? Kur’an, işlerin ehil olana verilmesini emreder:

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (Nisâ, 58)

 “Din adamları her şeyi bilir” anlayışı, Ortaçağ kilise zihniyetidir. Kur’an, İslam’ı temsil etmekle, dini uygulatmakla veya korumakla görevli bir zümreden, kurumdan bahsetmez. Dolayısıyla DİB’nin ve İslam ülkelerinde kendisine “dini” misyon biçen kurumların, zümrelerin varlığı Kur’an’a aykırıdır.

Bir ülkede din adamlarının ve dini kurumların varlığı ile siyasi ve sosyolojik etkinliği söz konusu ise orada İslam’ın değil, mezhepçi anlayışın hâkimiyeti vardır. Ülkemizde olduğu gibi mezhep kabulleri din ile özdeşleştirilir, hatta çoğu kez dinin önüne geçirilir. Böylece dinin önemi ve etkinliği azalır. Toplumda Kur’an hükümlerine uygun bir İslam anlayışı yerine, mezhep kabullerine ve kurallarına uygun bir din algısı hakim olur.

Kendilerine din etiketi yapıştıran kurumlar aslında beşerî, kültürel kurumlardır. Sözde dini kurumlar, mezhep yapılanmalarının asli unsurudur ve mezhepçi anlayışın çıkarlarına hizmet ederler. Mezheplerin Kur’an yoluna alternatif olarak sundukları yollardan ve paralel din anlayışlarından uzak durmak gerekir.

Kur’an’ın “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256) ilkesine ve laik anlayış esasına uygun olarak din öğretimi ve eğitimi isteğe bağlı olmalıdır. İsteyenlere Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda ve bütün fakültelerde seçmeli ders olarak din eğitimi verilmelidir. Eğitim Kur’an odaklı olmalı; derslerin esas amacı İslam’ın temel ilkelerini, Kur’an’ın bildirdiği hükümleri, emir ve yasakları öğrenmek ve anlamak olmalıdır.

Devlet hiçbir zümreye, dini oluşuma bütçeden kaynak aktarmamalıdır. Halk, dernekler ve vakıflar kurarak ibadethanelerini kendileri yapmalı, giderlerini kendileri karşılamalı ve inançlarını özgürce yaşamalıdır. İsteyen, Hz. Muhammed nasıl öğrettiyse; Hz. Ali ve Ehl-i Beyt nasıl ibadet ettiyse öyle ibadet etmeli; isteyen saz çalarak, isteyen tef çalarak, isteyen ney çalarak ibadetini yapabilmelidir. İsteyen Allah’a ve İslam’a inanmalı, isteyen güneşe veya ateşe tapmalıdır; devlet bu konulara hiç karışmamalıdır. Yöneticiler millete din veya mezhep empoze etme çabasında olmamalıdır. Kamu yönetiminin hiçbir katmanında alınacak kararlar herhangi bir dini referansa dayalı olmamalıdır.

 Devlet bu konuda anayasa ve kanunlar çerçevesinde sadece düzenleme ve denetleme görevi yapmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yerine; İDDK (İbadethaneleri Düzenleme ve Denetleme Kurulu) kurulmalıdır. Bu kurum, DİB’nin ilk kuruluş yasasında belirtildiği gibi özerk, idari yapıda ve siyasetten uzak olmalıdır. İbadethanelerde asli amacın dışına çıkılmasına; bu mekânların ticarethaneye veya siyasi parti karargâhına dönüşmesine ve demokrasi, laiklik gibi anayasal temel ilkelere tehdit oluşturacak zararlı fikirler üretilmesine izin verilmemelidir.

Bu kurumda görev alacak personel ilahiyat fakültesi mezunu olmalıdır. Nasıl ki Sağlık Bakanlığı kendi doktorunu yetiştirmeyip tıp fakültesi mezunlarını istihdam ediyorsa; İDDK da ihtiyacı olan personeli kendi yetiştirmeyip ilahiyat fakültesi mezunlarından istihdam etmelidir.

 Saygılarımla  

VEDAT AKBAŞAK


                    


Hiç yorum yok:

T Ö V B E

  Ey iman edenler! Gönülden-içten-samimiyetle tövbe ederek Allah’a yönelin. Umulur ki  Rabbiniz, çirkinliklerinizi ve günahlarınızı örter ve...